Tarih: 05-23-2012, 04:45 AM Hoşgeldin, Ziyaretçi: (Giriş YapÜye Ol)

ahmet , kayanin , olumunun , yildonumu
Yeni Yorum Gönder 
 
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ
11-16-2010, 06:54 PM (Bu konu en son: 11-16-2010 tarihinde, saat: 07:11 PM düzenlenmiştir. Konuyu düzenleyen: profet.)
Yorum: #1
AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ
Gülten Kaya, ''Biz Hırant'ı , Ahmet'i geri getiremeyiz ama hakikat için mücadele etmeye devam edeceğiz. '' dedi..


İSTANBUL - ''Vay şerefsiz'', ''Şerefsiz iş başında'', ''Parayı veren Ahmet'i alır'', ''Ahmet Kaya adında bir şerefsiz''... Bu ve bunun gibi sayısız manşet ve başlığın atılma sebebi Ahmet Kaya'nın ağzından hiç çıkmayan sözlerin bir gazete tarafından söylenmiş gibi gösterilmesiydi. Bugün hala birçok insan Ahmet Kaya'ya söylemediği sözler, montajla hazırlanan fotoğraflar ve çarpıtılan bilgiler nedeniyle nefret kusuyor.

''Vay Şerefsiz'' manşetinin mimarı Ertuğrul Özkök, ''Bir insanın hayatı bir manşetle değişmez'' dedi ama sadece yandaki manşetlerin olduğu kutuya baktığınızda bile bir insana yapılan saldırının kısa sürede ne boyuta geldiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

O dönem Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkök, Cenk Koray gibi köşe yazarları tarafından yazılan yazılara belki de çok şaşırmamak lazım çünkü bu nefret söylemi şu an hala devam ediyor hala günlük gazetelerde sık sık karşımıza çıkıyor.

''Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim'' demişti Ahmet Kaya. Bunu söylerken, yılllar sonra pişman olacak 'ünlü'ler tarafından linç edileceğini de, bir günde bölücü ilan edileceğini de, ülkesinden uzakta öleceğini de tabii ki bilmiyordu. Gülten Kaya ise eşinin ölümün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hala o yalan haberleri temizlemeye çalışıyor.

Ve şimdi Gam Müzik’ten çıkan ‘Ülkemde Son Turnem’ isimli DVD ve yönetmenliğini Ümit Kıvanç’ın yaptığı ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ isimli belgesel Ahmet Kaya'nın Türkiye'deki son turnesi ve o tarihten sonra Kaya'nın yaşadıklarını gözler önüne seriyor.

Biz de Gülten Kaya ile bu iki DVD'de yer alanları ve geçen 10 yılı konuştuk:

Öncelikle 10 yıl oldu, 10 yıl sonra neler hissediyorsunuz?
Tabii ilk günden itibaren hissettiğim şey hiç değişmedi. Hayatımızdaki o büyük boşluk bir daha asla dolmayacak. Yani o büyük gedik yerinde duruyor. Biz onunla başa çıkmaya çalışıyoruz ama başa çıkılabilir bir duygu değil sahiden. Zaman geçtikçe anlıyorum ki böyle bir şey yok. Tersine daha çok özlüyorsunuz araya zaman girdikçe ve daha çok acı çekiyorsunuz. Ama bu kadar hiç bir şeyini oturtamamış bir ülkede oturup hayatı sadece yasla geçirmek gibi bir lüksümüz de yok.

10 yıl geriye gidildiğinde bir sanatçının ne söylediğine tekrar bakalım. Ve Türkiye’nin geldiği noktaya bakalım. Zaten o da bundan bahsetmişti. Şimdi artık bu konuşuluyor oldu. Henüz çözüm bulamasak da. İnsanlar artık ‘’Peki onun kabahati neydi?’’ demeye başladılar. Bu iyi bir şey; bunu sorgulamak doğru ve sağlıklı.

Peki o malum geceye devamlı geri dönülmesi sizi rahatsız mı ediyor yoksa tam tersi bunun konuşuluyor olması istediğiniz şey mi?
Ben artık iki şeyi birbirinden ayırmayı öğrendim. Yani daha doğrusu 25 yılda hep bunu öğrendim. Kendi yaptığımız işin mutfağında çalışırken de bu böyleydi. Bir eşim Ahmet vardı bir de profesyonel olarak benim de arka planında çalıştığım Ahmet Kaya vardı. Şimdi de aynı şey geçerli. Şimdi benim eşim olarak Ahmet var, kendi kişisel acım var. Bir de profesyonel bir müzik adamı üzerinden baktığımızda bir Ahmet Kaya var, ona yapılanlar var. Ve onun topluma yansımaları var. Gülten olarak Ahmet Kaya üzerinden bunların konuşulmasını çok gerekli buluyorum. Bu beni sarsıyor olsa bile buna razıyım ki bunu düzeltelim.

Son aylarda basına sık sık yansıdı; o gece orada olanların açıklamaları için ne düşünüyorsunuz? Özür dileyenlerin sizde karşılığı oluyor mu? Mesela Serdar Ortaç defalarca özür dilediğini söyledi…
Şimdiye kadar hiç isim anmadım, zikretmedim ve zikretmeyeceğim de. Ama ortada gerçekten samimiyetle içtenlikle söylenmiş bir özür olduğunu da düşünmüyorum. İki Ahmet’i birbirinden ayırt ettiğimi söyledim zaten, toplumsal açıdan baktığınız zaman milyonlarca insanın sevdiği bir Ahmet Kaya var ve o Ahmet Kaya onların da kaybı. Dolayısıyla o özrün onlara dilenmesi ve onlar tarafından da kabulü gerekiyor. O özrün hayatın içinde yapılması gerekiyor. Kişisel planda ise, o sağlıksız zihinsel yapı yerli yerinde durdukça, ki duruyor, hiçbir özür benim kabulüm değildir.

'ÖZRÜ SIRADANLAŞTIRMASINLAR'
Öte yandan çok net dillendirilmiş özürler de yok. Herkes kendi tavrını temellendirme ve aklama çabasında. Bunun adı özür değil. Özür çok kıymetli bulduğum bir şeydir. Ve onun içini boşaltmamak gerekiyor. Bu kadar sıradan olmaz o özür tavrı. Sıradanlaştırmamak lazım. Bahsini ettiğimiz insanlarınki de sahici ve samimi bir özür değil çünkü hep kendilerini aklama çabasındalar. ‘’Ben hatırlamıyorum” “Çok gençtim, şimdi olsa yapmam”, “Ben zaten orada memleketim şarkısını söylettim, toparlamaya çalıştım’’ ‘’Bugün olsa o başlığı atmazdım’’ gibi… Bunlar özür falan değil. Bunlar bireysel aklanma çabaları. Onun için bunların dikkate alınacak bir yanı yok. Bu ülkede gündemi belirlemiş en büyük gazetenin genel yayın yönetmeni bile (eğer bir hafıza kaybı yaşamıyor ise) vbunu bilinçli yapıyor. Diyor ki, o başlıkları attıktan 8 yıl sonra Ahmet Kaya öldü. Ve bunu toplumun gözünün içine baka baka söylüyor ve defalarca söylüyor. Şimdi bunun neresini ciddiye alabilirsiniz?

Ayrıca, bu konunun mütemadiyen bu çerçevede konuşulması acı. Zira görüntüler ortada. O gecenin aktörleri ortada, Medyayı temsil eden bazı aktörlerin sonradan yaptıkları TV haberleri, yazdıkları yazılar, attıkları başlıklar ve diğer tüm açıklamaları da ortada. Bu konu hayatın ortasında artık ve orada durmaya da devam edecek.

Bir manşetle insanın hayatı değişmez de denildi…
Değişir, bunun bin tane örneğini gördük. Yani o gazete Kürt işadamları listesini yayınladığında o insanlar öldürüldüler. Hatta sanatçılara sıra gelmişti. O insanlar Meclis’in 411 oyla aldığı bir karara bile demokrasi normlarını çiğneyerek başlıklar attılar. Şimdilerde “e ne var bunda, fena mı oldu, konu Anayasa Mahkemesine gitti” diye açıklıyorlar. İşte demokrasi algıları bu. Hrant Dink’in Ahmet Kaya’nın finalini hazırladılar. Hatta Orhan Pamuk için final hazırlamaya soyundular. Dönüp arşivlere baktığınızda bu ülkeye karşı işlenmiş o kadar çok günah bulabilirsiniz ki o gazetede. Biz Hrant’ı, Ahmet i geri getiremeyiz ama hakikat için mücadele etmeye devam edeceğiz.

'BİR ÜLKEYE ANCAK BU KADAR KÖTÜLÜK YAPILABİLİRDİ'
Gerçekten çok sayıda nefret suçu işlediler. Çok sayıda ırkçı, ayrımcı başlıklar attılar. Bu ülkeye ancak bu kadar kötülük yapılabilirdi. Hala yerli yerinde duran ‘’Türkiye Türklerindir’’ logosu var orada. Biz neye inanacağız. Ben Kürdüm ve Aleviyim ve burası benim ülkem. Kim bunu tayin ediyor ki? Bir Kürt Alevisi olarak Türkiye’nin benim de olduğunu söylüyorum. Türk değilim. Türkiyeliyim. Türkiye, Türkiyelilerindir demek başka bir şey. Türkiye, Kürtlerin, Alevilerin, içinde yaşayan Ermenilerindir, Rumlarındır, diğer azınlıkların, burada yaşayan tüm halklarındır da aynı zamanda. Eşimin bir cümlesi vardı ki burada anmadan geçemeyeceğim;”Biz ulusal kültürden, kültürel kimlikten söz ettik, onlar bunu nüfus cüzdanı olarak algıladılar, bu kadar acayipler işte” Bize en gerekli olan şey zihinsel dönüşüm, zihinsel devrimdir. Bu yapılmadığı sürece, bebeklerden katiller yaratan o zihniyeti değiştiremediğimiz sürece sokaktaki her çocuğu potansiyel katil yapabilirsiniz. Vahim olan hala bunu görmezlikten deliyor olmaları.

O atılan manşetlerin etkisi hala devam ediyor mu sizce?
Büyük bir gazete böyle bir başlık attığı zaman, okuyanların aklına böyle bir şey yapıştırdığınız zaman Bu insanın bir vatan haini olduğunu, bir şerefsiz olduğunu söyleyip insanların hafızasında onunla ilgili böyle bir imaj oluşturduğunuz zaman bunu kolay kolay değiştiremezsiniz. Artık bunu değiştirmenin yolu da kendileri ile ilgili aynı başlığı atmaktan geçer ki bize yapılanın adı oydu zaten. Hatta bunu aylarca, yıllarca yapmaktan geçer. Başka türlü olmaz.

O gecenin en önemli tanığı sizsiniz, ama sizin ağzınızdan o gecede bulunan isimlerle ilgili bir şey duymadık. Bu kadar isim konuşunca bir şeyler açıklama ihtiyacı duymuyor musunuz?
Duymuyorum. Çünkü bu inkarcılıkla, bu ikiyüzlülükle, bu ahlaksızlıkla ilgilenirsem kendi değerlerimden uzaklaşırım. Aslında bu ahlaki bir duruştur ve onlara ders olsun istiyorum ama anlamakta zorlanıyorlar. Bence hayat öğretecek onlara bunu. Bu ülkenin sağlıklı yaklaşımlara daha fazla ihtiyacı var.

O zaman ‘Ülkemde Son Turnem’den bahsedelim…
Bu DVD’de o turne görüntülerinin-konserlerin yanı sıra, Ahmet Kaya’nın konuşmaları da var. Bu konuşmalar çok önemli. 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren her sahnede ‘’biz bu ülkeyi birleştirmeye soyunduk’’ diyen bir Ahmet Kaya ve ona atılan “şarkıcı değil bölücü” manşetleri de var.

O dönemde sizin en zorlandığınız şeyin, sesinizin Türkiye’ye ulaşamaması, görmezden gelinmesi ya da çarpıtılması olduğunu söylemiştiniz. Yeni çıkacak DVD’de tam da bu sebepten mi?
Evet. O DVD’de en önemsediğim kısım o konuşmalar. Yani Ahmet Kaya’nın söyledikleri ve atılan başlıklar var. Mesela o ünlü ‘Vay şerefsiz’ başlığı var. Ama gerçek konuşmalarda Ahmet Kaya’nın böyle demediğini herkes görecek. Sonrasında da diyor ki ‘’Ben hiçbir halka-halklara asla şerefsiz demedim. Ama bu lafı kullandım. Her halkın şereflileri vardır şerefsizleri vardır. Birkaç kişi yüzünden dedim. Benim Türkiye halkına ya da Türkiye halklarına böyle bir lafı kullanmayacağımı herkes gayet iyi bilir. Bırakın benim kullanmamı benim yanımda bile kimse kullanamaz bu lafı.’’ Bunlar tarihsel görüntüler. Ne kadar çok insana ulaşırsa o kadar iyi olacak. İnsanlar bu konuşmalarla o başlıkları karşı karşıya getirdiğinde bu yaman çelişkiyi görecekler. Bir gerçek Ahmet Kaya portresi bir de medyanın kurguladığı Ahmet Kaya portresi var. Gerçeği hangisi, buna bakacaklar.

Bir de belgesel hazırlandı değil mi?
Evet, ‘Uçurtmam Tellere Takıldı’ adıyla bir Ahmet Kaya belgeseli hazırladık. Yönetmeni Ümit Kıvanç. Ahmet Kaya’nın çocukluğundan son anına kadar süreci özetleyen bir belgesel... İlk gösterimi anma toplantılarında yapacağız. 11 Aralık tarihinde Lütfü Kırdar sahnesinde, Paris ve Viyana’daki anma toplantılarındaki gösterimlerden sonra ahmetkaya.com, gecetreni.com, haysiyet.com gibi adresler üzerinden herkesin izlemesini sağlayacağız.

Her yıl Ahmet Kaya’nın ölüm yıldönümünde ona dair bir şeyler çıkarıyorsunuz. Bunlar devam edecek mi?
Fikir bitmez kuşkusuz. Ama şimdiye kadar bunu geleneksel hale getirmemizin bir sebebi de demin sözünü ettiğimiz bu konuyu bizim cephemizden hayata taşımak ve doğruya ulaşana kadar bunun tartışılmasını sağlamaktı. Bu sahiden ve samimiyetle tartışılmaya başlandığında herkes o dönemde bunun bir linç olduğunu ve bunda pay sahibi olduğunu kabul ettiğinde zaten bu gerçek yerli yerine oturmuş olacak. Umuyorum benim ömrüm yeter bu sonucu görmeye.

Bizim amaçlarımızdan bir Ahmet Kaya’ya yapılanları hayatın ortasında tartışmaya açmaksa, diğeri de O’na ‘hep buradasın, yanı başımızdasın, hayatın içindesin’ demekti. Şarkılar zaten geleceğe atılan en doğru köprü. Şimdiden sonrasını kurgulamak ise zor… Fikir bitmez diye düşünüyorum. Ya da belki hayat bunu karşılar ve ona yaşatılanlar gerçekten istenen düzeyde konuşulmaya başlanır ve gerçeğin kendisini görmeye başlarlar. O zaman da hayata emanet ederiz Ahmet Kaya’yı ve bende biraz dinlenirim…

Alıntı
-------------------------------------------------------------------------------------



Sözlerinin ağırlığı, can yakıcılığı, bir kişiye hakaret ederken o kişiyi seven insanları, o kişinin ailesini düşünmeden ve hunharca incitiyor oluşunu saymazsak elbette ki herkes kendisini ifade etmekte özgürdür. Keşke içinde bir şiirin duyarlılığını taşıyabiliyor olsaydı diye yazıklandığım bu kullanıcıya buradan cevap verme hakkımın Ahmet Kaya’nın kızı olarak saklı olduğunu düşünüyorum (tüm diğer yasal haklarım saklı kalmak kaydıyla); evet, benim bir kere babam öldü, 13 yaşındaydım.

Babam beni kardeşlik şarkılarıyla, kardeşlik masallarıyla büyüttü. Bana sevmeyi öğretti, affetmeyi, barışı… Bütün dinlerin, bizleri ayırmak, birbirine düşürmek için değil, bizlere huzur vermek için yaratıldığını öğretti. Bütün dillerin, insanların birbirini anlayabilme, kendilerini en doğru biçimde ifade edebilme ihtiyacı için var olduğunu öğretti. Dinimden, cinsiyetimden, milletimden, ırkımdan sıyrılıp yalnızca insan olduğumu fark etme serüvenimdeki yılmaz süvariydi babam.

Çoğu kişinin, benim Ahmet Kaya’nın kızı olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüğünü biliyor ve kendi tercihim olmayan bu durumdan dolayı her gün hayata teşekkür ediyorum. Evet çok şanslıyım, çünkü benim dünyadaki bütün güzellikleri toplayıp her gece başucuma bırakan bir babam vardı. Bir çocuğun azıcık yaşanmış geçmişine, babasıyla geçen 13 hatta hatırlayabildiği 8–9 senesine böylesine korkunç bir şekilde tecavüz edebildiğinize göre, sizler ne yazık ki benim kadar şanslı değilsiniz.

Babam öldüğünde 13 yaşında bir kız çocuğuydum. Bugün hayatı 21 yaşın bakış açısıyla yorumlamaya çalışıyorum ama o gittiğinden beri bir yanım hala çocuk ve hep öyle kalacak. Babama emanet ettim o çocuk yanımı. Belki o yanım biraz büyüyüp diğer yanıma erişebilseydi böyle bir yazı yazmaya gerek bile duymayacaktım ama o çocuk yanım günlerdir hep ağlıyor.

Babam öldüğünde 43 yaşındaydı. Çok büyüktü, görkemliydi, benim masal kahramanımdı. Bugün benim 40’lı yaşlarında arkadaşlarım var ve gözümde onlar o kadar gençler ki…

Kendimi bilmeye başladığımdan beri ailem bir savaşın içerisinde. Ben bir savaşın içerisindeyim ve o savaşın içerisinde atıldım büyüme macerasına. Bir sabah babam öldü ve annemle baş başa kaldım, yapayalnız. Bu yapayalnızlık içersinde, bu kadar acıtılmamıza karşı duyarlılık beklentimi, ne yazık ki büyümeye çalışırken yitirdim. Hala daha, bizi incitmeye çalışmaktan, babamın değerlerini, babamın değer verdiklerini kırıp dökmeye çalışmaktan kendinizi alıkoyamadığınızı uzaktan acıyla izliyorum. Babamın yokluğu kadar acı veriyor bu haliniz bana. Bu ülke adına, hayat adına ve hayatı doğru yaşamak adına…

Fütursuzca yapılmış olan tüm bu faşizan eleştirilere cevap hakkımı burada yalnızca annem ve kendi adıma kullanıyorum. Babamdan sonraki Ahmet Kaya sürecini bugün buraya biz taşıdık. Ahmet Kaya adının hayatımızı mahveden o aptalca ‘bölücülük’ yaftasından sıyrılıp birleştirici bir alana yani gerçeğin ta kendisine taşınabilmesi adına kimi zaman kendi varlıklarımızı dahi unuturcasına çabaladık. Gerçeği size anlatmaya çalıştık. Yani bir devlet bakanının ağzından ona dair dökülen pişmanlık ve özlem sözcüklerini hepinizin duyabiliyor olmasına, TRT’de Ahmet Kaya çalınabilecek olmasına ve Türkiye toplumu adına bu tarihsel utanç sayfasının hala açık duruyor olması noktasına kadar biz tek başımıza geldik. Siz, bu yolun hiçbir kavşağında bizim yanımızda, önümüzde ya da arkamızda değildiniz. Size elbette ki bunun ya da babama ve aileme dair herhangi bir şeyin hesabını vermek zorunda değilim; çünkü ben 13 yaşında geleceğimin en güzel yarısını verdim, çünkü ben diploma törenlerimi, kazandığım ilk paranın heyecanını, ilk erkek arkadaşımı, doğmamış çocuklarımı, üreteceklerimi, mutluluğumun temellerini verdim.

Siz, varlık gösteremediğiniz gerçek yaşamı sanal pencerenizden izleyerek, hayatın tam ortasında yapayalnız kalmış, parçalanmış bir küçücük aileyi daha fazla yıpratma uğraşındasınız. İnsanlar benim babama, benim anneme, benim dayıma, kuzenime, halama, teyzeme, babaanneme hakaret etme cesaretini kendilerinde nasıl bulurlar? Bu hakkı size kim veriyor? Beni, hayatınızda hiç tanımamış olduğunuz bir insanı, böylesine acıtma hakkını size kim veriyor?

Siz kimsiniz?

Siz, sizden kilometrelerce uzakta, yerin metrelerce içinde öylece uzanan ve bir daha hiç konuşamayacak, şarkı söyleyemeyecek olan bir insanın sesini mi kısmaya çalışıyorsunuz? Onun geride bıraktıklarını, ailesini kahrederek “daha da fazla yok edebiliriz, daha çok kirletiriz adını, artık sülalesi de defolup gider buralardan” diye mi düşünüyorsunuz?

Hayır! Biz, size rağmen burada yaşamaya devam edeceğiz. Kendi ülkemizde kalarak, kendi gerçekliğimizle yan yana yaşayacağız. Biz babam için, babamın bana öğrettiği gibi, bu ülkenin koynunu çiçeklerle doldurabilmek için üretmeye devam edeceğiz. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir şey kazanmadan, sizin bilmeden konuşup bizi incittiğiniz bütün sözlerinize ve suratlarınıza ayna tutarak üretmeye devam edeceğiz.

Hadi çıkın köşelerinizden artık, saklanmayın. Nasılsa bunca yıldır size dönük yanlarımıza tatminsiz aşağılamalarınızdan, tehditlerinizden, yalanlarınızdan, sömürünüzden, hakaretlerinizden, küfürlerinizden acı işlemez oldu. Babamı artık incitmeyin, bizi artık incitmeyin.

Hiçbiriniz bu hayata dair benim ve benim annemin ödediği bedelleri ödemiş olamazsınız; hiçbiriniz benim çektiğim acıları çekmiş, benim taşıdığım yükleri taşımış olamazsınız. Artık lütfen yorulun bizim canımızı yakmaya çalışmaktan, çünkü biz zaten kalplerimizi Paris’te gömdük. Siz de akılla yaşamanın güzelliğine erişin…

Son olarak, eğer kaldıysa, bu yazıyı lütfen siz de en çocuk yanlarınızla bir kez daha okuyun ki beni anlayasınız.

Tüm çocuklara benim babam gibi bir babayla yaşanabilecek en az bir 13 yıl diliyorum; Güzel insanlar olabilmeleri için… Tüm çocuklar adına, bu dünyanın babaların ölümünden artık bıkmasını diliyorum.

Ve babama gerçekten değer verdiğine inandığım herkesi onun şahsında tüm içtenliğimle selamlıyorum… ‘

Melis KAYA

Bilen inanmaz, inanan bilmez
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
11-21-2010, 12:19 PM
Yorum: #2
RE: Romantik bir solcunun portresi Ahmet Kaya
Balzac’ın “Gizli Başyapıt” eserinin kahramanı Frenhofer, “bir türlü anlaşılamayan ve bunun sonucu intihar eden” bir ressamdı. Hikâyesini Hürriyet’te yazmış ve şöyle bitirmiştim: “Frenhofer karakterini yaratan Balzac, bugün Paris’te Pere Lachaise Mezarlığı’nda yatıyor; biraz ilerisinde bizden iki ‘Frenhofer’ uyumaktadır: Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney!” Ölümünün 10’uncu yılında Ahmet Kaya yine gündemde. Peki bugün Ahmet Kaya’yı ne kadar anlayabiliyoruz?..


28 EKİM 1957’de Malatya’da doğdu.
Babası Mahmut Kaya işçiydi. Kürt’tü. Annesi Zekiye ev hanımıydı, Erzurumlu Türk’tü. Mustafa, Nurcan, Emine, Songül’den sonra doğmuştu.
Çocukken lakabı dudaklarının iriliğinden dolayı “Loş Dudak” idi.
Dayısı Muzaffer Genç cümbüş, amcası Yusuf Kaya tambur çalıyordu. Kulağı müziğe yatkındı. İlk sazı/curayı babası 6 yaşında aldı. 15 günde çalmayı öğrendi. Yetenekliydi.
Sahneye ilk kez 9 yaşında, -1 Mayıs yerine o dönemde kutlanan- 24 Temmuz 1966’da Çalışanlar Bayramı’nda çıktı.
1972’de Mahmut Kaya Sümerbank’tan emekli olunca, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak için ailesini İstanbul’a taşıdı.
Almanya’da yaşadı
İstanbul’u “soğuk” buldu Ahmet Kaya. Alışamadı. Dayısı Zeki Genç’in yanına Almanya’ya gitti. 1.5 yıl Köln’de yaşadı. Burada da yapamadı; tekrar ailesinin yanına döndü.
Artık değişmişti. Saçları uzundu, daracık kot pantolon giyiyor ve vücut geliştirme sporları yapıyordu. Sigaraya başlamıştı.
Okumadı. Mısır Çarşısı’nın arkasında bir arkadaşıyla seyyar satıcılık yapmaya başladı. Burada tanıştığı devrimci ağabeyleri sayesinde Fatih Çarşamba’daki Halk Bilimleri Derneği’ne gitmeye başladı.
Dernekte olmak hoşuna gidiyordu; çünkü burada, üniversite mezunları da vardı, okuma-yazma bilmeyenler de. Dışarıdaki itilmişlik-kakılmışlık burada yoktu.
Dernekte bağlama çalmayı ilerletti. Seminerlere katıldı. Politik olarak kendini geliştirmeye çalıştı.
1977 yılında...
Nâzım Hikmet Anma Gecesi’nde sahne aldı, şiirler okudu ve bir konuşma yaptı. Bu “suçu” karşılığında Sağmalcılar Cezaevi’nde 5 ay hapis yattı!
Cezaevi çıkışı askere alındı. Askerlik de sorunlu geçti; sürekli kaçtı. Ailesi de komutanları da bıktılar bu durumdan. Orduevinde bağlama çalması sağlanarak askerlikten kaçışını önlediler.
Askerlik dönüşü Halk Bilimleri Derneği’nde gördüğü, Emine Başa’yla flört edip evlendi. Yıl: 1979 idi. Bir yıl sonra çocukları oldu: Çiğdem.
1980’li yılların başında Ahmet Kaya ağır travmalar yaşadı: 12 Eylül darbesi oldu. Yerleşik bir işe girmediği gerekçesiyle eşi tarafından terk edildi.
Ve babasını kaybetti.
Elinde bağlamasıyla kalakaldı. Artık sadece hayalleri vardı.
Yine cezaevine girdi
Dönemin arabesk yıldızı Ferdi Tayfur’un grubunda çalmaya başladı. Bu sayede ünlü kabadayı Kürt İdris’le tanıştı. Oğlu Muhammed Murat’a bağlama öğretirken yazıhane polis tarafından basıldı. Bulunan ruhsatsız silahı Ahmet Kaya üstlendi. 3 ay hapis yattı.
Cezaevinden sonra tanıştığı Hasan Hüseyin Demirel, Ahmet Kaya’nın hayalini gerçekleştiren adam oldu.
İkisi de boşanmıştı.
İkisinin de birer kızı vardı: Nazlı ve Çiğdem.
İkisi de Almanya deneyimi yaşamış, cezaevi görmüştü.
Ve ikisi de bir dönem Aydınlık hareketi içinde yer almışlardı.
Dost oldular. Birlikte çalışmaya başladılar. O baskıcı günlerde umudun, isyanın türkülerini söylediler.
1985’te Ahmet Kaya’nın ilk kasedi çıktı: Ağlama Bebeğim.
Hemen arkasından aynı yıl ikinci kaset: Acılara Tutunmak.
Kasetleri için toplatma kararları çıktı. “Çok uzakta öyle bir yer var/o yerlerde mutluluklar/bölüşülmeye hazır bir hayat var” sözleri sebep olmuştu!
Danıştay kararı bozdu, kaset özgürlüğe kavuştu.
Diğer yanda Ahmet Kaya’nın yaptığı müzik tartışılmaya başlandı: “Muhalif müzik, başkaldıran müzik, toplumcu müzik” diyenler de vardı; “Eylülist müzik, popülist müzik, arabesk müzik” diyenler de. Halk ise “özgün müzik” adını verdi.
Üçüncü kaset bir yıl sonra çıktı. Nevzat Çelik’in idam mahkûmunun infaz öncesi ruh halini anlatan şiiri “Şafak Türküsü”, Ahmet Kaya’yı Türkiye’ye tanıttı. “Bir sabah anne bir sabah/acısını süpürmek için açtığında kapını/adı başka, sesi başka, nice yaşıtım/koynunda çiçekler içinde bir ülke getirirler.”
Kadir İnanır’ın arkadaşı
Artık profesyoneldi.
Devrimci bir stardı.
Yine de her kasetten sonra soluğu çağrıldığı mahkemelerde aldı. Örneğin; “Başkaldırıyorum” diye kaset çıkardı, hemen hakkında tezkere çıkarıldı; “Devlete mi başkaldırıyorsun?” Aynı soruyu soran gazetecilere, “Başkaldırmayayım da kıç mı kaldırayım” dedi.
Bu tür delikanlı üslubu, onun geniş kitlelerce daha da sevilmesine neden oldu.
İşte bu nedenle bir yanı delikanlı, bir yanı solcu olan Kadir İnanır’ı çok sevdi. Onun için hayatında bir ilki denedi; “Tatar Ramazan” filminin müziğini yaptı. “Şu dağlarda kar olsaydım/bir asi rüzgâr olsaydım/arar bulur muydun beni/sahipsiz mezar olsaydım...”
Bir kuruş para almadı; “Kadir İnanır için yaptım bu müziği, para kabul edemem” dedi.
O çalkantılı günlerde ikinci evliliğini yaptı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci iken cezaevine atılan, 12 Eylül darbesi mağduru Gülten Hayaloğlu’yla evlendi. Kızı Melis bu evlilikten dünyaya geldi.
Dönem değişiyor
1990’larda artık af çıkmış, cezaevlerinde kimse kalmamıştı. Özlem duyulan sosyalizm büyük bir sarsıntı geçirip Berlin Duvarı’na toslamıştı. Rüzgâr tersten esiyordu. Mapushane, işkence, özgürlük temalı “özgün müzik” kasetleri satmıyordu.
Yeni kuşaklar büyümüş, dinleyici profili değişmişti. Üstelik artık sadece solcular dinlemiyordu Ahmet Kaya’yı; sağcılar ve İslamcılar da beğeniyordu.
Yeni döneme uygun stratejiler geliştirdi.
Anadolu rock denedi.
İmaj değişikliği yaptı. O artık üzerinde uzun siyah paltosu olan, mertliği, dürüstlüğü-yiğitliği seven bitirim görünümündeydi.
Döneme uygun; “Başım Belada”, “Dokunma Yanarsın”, “Tedirgin” adlı kasetleri yaptı.
Hiçbir şeyi beğenmeyen entel magandalara karşı, tabancasını helada unutan halkının yanındaydı.
Jet-Pa sponsorluğunda “Avrupa’da İnanca Saygı, Düşünceye Özgürlük Konserleri” verdi.
Kliplerini Sinan Çetin çekti. TV’de program yaptı.
BMW’ye bindi, Etiler’de oturdu.
Ancak...
Kürt sorunu
Düzene “ayak uydurması” kısa sürdü.
Aykırıydı çünkü. Resmi ideolojiye, yerleşik söyleme muhalifti. Yerinde duramayan haylaz bir çocuktu. Gözü pekti.
Kürt sorununa duyarsız kalmadı.
Kürt sorununu sosyalistler çözecekti ama artık ortada ne sosyalist hareketler ne de sosyalizm umudu vardı. Birçok Kürt gibi Ahmet Kaya da savruldu. Döneme uygun kasetler yaptı: Şarkılarım Dağlara.
“Ağladıkça ağladıkça dağlarımız yeşerecek/görecek, göreceksin/ağladıkça ağladıkça/geceyi tutacağız göreceksin...”
Sözler Gülten Kaya’ya aitti.
Bir dönem cezaevlerindeki devrimcilere yazılanların yerini, artık dağdakilere yapılan şarkılar aldı. “Abin bir gün dağdan döner/sarılırsın yavrucuğum...”
Şafak Türküsü yerini Mavi’nin Türküsü’ne bıraktı: “Şu dağdaki gezene bak gözlerinin rengine bak/mavi gözler kan kan olmuş/şu feleğin işine bak...”
Yeni süreçte, birçok şarkısının sözlerini yazan kayınbiraderi Yusuf Hayaloğlu’yla yollar ayrıldı.
Rahmetli Hayaloğlu, gazeteci Ferzende Kaya’ya ayrılığın nedenini şöyle anlattı: “Sanata ve siyasete bakışımızda, Gülten, Ahmet ve benim aramda düşünsel farklılıklar vardı.(...)Sözgelimi Tuncelili olmak başkaydı, ‘Tuncelilik’ şovenizmi başkaydı. Kürt doğmak başkaydı ‘Kürtçü’ davranmak başkaydı. Alevi kökenli olmak başkaydı ‘Alevici’ olmak başkaydı. Sol düşünmek başkaydı ‘solculuk’ yapmak başkaydı. Allah’a inanmak başkaydı ‘şeriatçı’ olmak başkaydı. Ben hiçbir zaman ‘cı’ olmayı hissetmedim ve olmadım da.” (Başım Belada, Anka Y.)
Yeni girilen bu süreçte Ahmet Kaya artık tamamen Gülten Kaya’nın kontrolündeydi.
Ahmet Kaya aslında Türkiyeli birçok solcu gibi, hissederek düşünen biriydi. Teorik yanı zayıftı.
Kendini hep Türkiyeli gördü.
Kürtlere yapılanlara karşı öfkeliydi.
Son kasedine -Kürtçe bilmemesine rağmen- Kürtçe bir şarkı koymak istedi. Bunu, 10 Şubat 1999 tarihinde katıldığı Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde açıkladı. Linç edilmek istendi. Sonra cadı kazanına atıldı.
Sonra Paris’te başlayan sürgün günleri.
Ve sonra sürgüne dayanmayan yüreğinin durması.
“Öldüğümde değil yaşarken anlayın beni” dedi hep. Hâlâ anlaşılamadı.
O bir Frenhofer çünkü.
Kim ne derse desin; sımsıcak çocuk yüreği olan
bir Frenhofer.

AHMET KAYA’YLA İLGİLİ YAZILMAMIŞ BAZI ANILAR

BİZİM topraklarda insan ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır, çabuk kopar. Anlamadan, düşünmeden, irdelemeden duygularımıza yenik düşüp hemen “öteki”leştiririz çok sevdiklerimizi bile.
Ahmet Kaya bunun örneğidir.
Bir türlü anlaşılamamanın adıdır Ahmet Kaya.
Evet Frenhofer’dir.
Bugünlerde herkes Ahmet Kaya’yı bir o yana, bir bu yana çekiştirip duruyor. Her çevre kendi siyasal görüşlerine “malzeme” yapmaya çalışıyor.
Bu konulara girmeyeceğim.
Ahmet Kaya arkadaşımdı...
Ahmet Kaya’yı çocuksu yönüyle yazmaya çalışacağım. Çünkü Ahmet Kaya hep asık suratla tartışılıyor. Kuşkusuz bunda yaşadığı acılı son sürecin ağırlığı var. Ama salt böyle bir Ahmet Kaya portresinin de haksız ve yanlış olacağını düşünüyorum. Fıkra anlatan, muhabbetine doyulmayan, keyifli yaşayan-yaşatan, şaşırtan, “komedyen” Ahmet Kaya gerçeği, bugünün ağır siyasi nutuklarına kurban edilmemelidir.
Bu nedenle...
Büyük lafları başkalarına bırakıp, -pek kendimden bahsedilmesini sevmememe rağmen- Ahmet Kaya’yla yaşadığımız bir-iki anıyı paylaşmak istiyorum.
1993’te Aziz Nesin’in liderliğinde solun hemen tüm renklerini kapsayan günlük “Aydınlık” Gazetesi’ni çıkarıyoruz.
Ahmet Kaya, gazete yararına konser vermek için Ankara’ya geldi. Gazeteyi ziyarete geldiğinde odama geçtik. O gün Ankara büroda çalışan yazarlar da “Hoş geldin” demek için odaya gelmeye başladı.
İlk gelen Attila Aşut’tu. Sonra Şükrü Günbulut geldi. “Hoş geldin Ahmet” deyip gittiler.
Ahmet Kaya bir dönem Aydınlık hareketi içinde yer almıştı; Doğu Perinçek’i yakından tanıyordu.
Doğu Perinçek’in bir ayağı aksaktı. Attila Aşut ve Şükrü Günbulut’un da ayakları aksaktı.
Ahmet Kaya, Attila Aşut ve Şükrü Günbulut’la arka arkaya tanıştıktan sonra bana döndü gülümseyerek şöyle dedi.
“Yahu Soner bizim sol harekette hiç mi sağlam adam yok!”
İşte benim tanıdığım Ahmet Kaya buydu...
Ahmet Kaya hakkında bugünlerde öylesine sözler ediliyor ki şaşırıp kalıyorum. Kuşkusuz politik yönü unutulmamalı yoksa Ahmet Kaya tam anlatılmamış olur. Ama Ahmet Kaya’nın muzipliği de yazılmazsa biyografisi eksik kalmaz mı?
Cevat Korkmaz adında ortak bir arkadaşımız vardı. Cevat Korkmaz, Harika Avcı’yı çok beğeniyordu. Ahmet Kaya her fırsatta “Ben tanırım iyi kızdır, tanıştırırım” diyordu.
Cevat Korkmaz’a bir gün Ahmet Kaya’dan telefon geldi. “Akşam Harika Avcı bize gelecek sen de gel, tanışmış olursun.”
Cevat Korkmaz’ın içi içine sığmadı; giyindi-kuşandı akşam Ahmet Kaya’nın kapısının ziline bastı. Kapıyı gülümseyerek Ahmet Kaya açtı ve Cevat Korkmaz’ı salonda oturan konuğuyla tanıştırdı: “Cevat kardeşim işte o çok beğendiğin sanatçı; Akrep Nalan!”
İşte benim tanıdığım Ahmet Kaya buydu...
Bu bayramda Budapeşte sokaklarında gezerken, karşıdan gözünü gözüme dikmiş bir kadının geldiğini görüp şaşırdım. Kadın tam yanımdan geçerken yanındakilere Türkçe şöyle dedi: “Gördünüz mü Ahmet Kaya yaşıyormuş işte!”
Ahmet Kaya’nın yaşadığı şeklindeki “şehir efsanesi” beni yurtdışında da bulmuştu!
Ahmet Kaya’ya fiziki olarak kendimi hiç benzetmem. Ama benzeten çoktur.
15 yıl önce...
Bir konser öncesi buluştuk, rakı içtik ve konser salonuna gittik. “Soner sen salona geç hazırlanıp geleyim” dedi. Perdenin arkasından, “salon dolu mu, boş mu diye” baktığım an, binlerce kişi ayağa kalkıp bağırmaya başladı. “Herhalde Ahmet Kaya’nın geldiğini duydular” dedim. Bir daha kafamı uzattım yine alkışlar, bağırış çağırışlar. Hiç anlam veremedim bu kez.
Sonra Ahmet Kaya salona geldi, harika bir konser verdi.
Soyunma odasına giderken, “Geceyi böyle bitirmeyelim, devam edelim, arabaya geçsene hemen geliyorum” dedi.
Mercedes’i konser salonunun arkasındaydı. Konser salonunun kapısını açtım, dışarı adım atmamla onlarca kişinin saldırısına uğradım. Hayranları beni Ahmet Kaya sanmışlardı ve üzerimde ne varsa almak istiyorlardı. Kimi ise sakalımı saçımı yoluyordu.
Parçalanırken imdadıma Ahmet Kaya yetişti. Korumalarıyla hemen kalabalığı dağıtıp beni otomobile soktu ve hızla uzaklaştık. Demek ünlü olmak böyle bir şeydi! Ve ünlü Ahmet Kaya bir arkadaşını kurtarmak için, başına ne geleceğini hiç hesap etmeden kalabalığın içine dalıvermişti.
İşte benim tanıdığım Ahmet Kaya buydu.
Zekiydi. Espriliydi. Muzipti. Coşkuluydu. Ve arkadaş canlısıydı.

Bilen inanmaz, inanan bilmez
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
ahmet , kayanin , olumunun , yildonumu
Yeni Yorum Gönder 

Anahtar Kelimeler

AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ indir, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ Videosu, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ online izle, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ Bedava indir, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ Yükle, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ Hakkında, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ nedir, AHMET KAYANIN ÖLÜMÜNÜN 10 YILDÖNÜMÜ Free indir


Hızlı Geçiş:


Şu anda bu konuyu okuyan kullanıcı-(lar): 1 Ziyaretçi