Tarih: 05-23-2012, 09:30 PM Hoşgeldin, Ziyaretçi: (Giriş YapÜye Ol)

Yeni Yorum Gönder 
 
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
FELSEFENİN ATEŞİ:
07-09-2011, 01:50 PM
Yorum: #1
FELSEFENİN ATEŞİ:
[Resim: sokrates1.jpg]



1-SOKRATES’İN SUÇU NEYDİ?
Ardında yazılı tek bir satır bile bırakmamış olan Sokrates kimdir, neden yargılanmıştır?

Herhangi bir düşünce ekolünün mimarı olmamıştır o.

Kendi içinde tutarlı ve bütünsel bir sistem içeren bir felsefe öğretisi de yoktur.

xxxBir yazar olmadığı kesindir, ancak onun, günümüze dek ününü ve etkisini sürdürmeyi başarmış büyük bir söz ustası olduğunu söylemek de, bir yönüyle doğru olmakla birlikte, ona ilişkin gerçekliğin sadece tek bir parçasını dile getirecek, dolayısıyla çok ekve yanıltıcı olacaktır.
Kendisinden sonra gelecek tüm filozoflara, yaşamlarının, dile getirdikleri ilkelerle tam bir uygunluk içinde olması gerektiğiniöğreten ilk filozof olarak Sokrates, özellikle günümüzde, üzerinde çok durulması, çok düşünülmesi gereken bir filozoftur.

Öğretilerin bol olduğu bir dönemde yaşamasına karşın, kendisi bir öğreti geliştirmediği için, onun düşüncelerine ilişkin tüm bilgimiz, onun hakkında yazılanlardan ve ona ilişkin olarak yapılan tanıklıklardan ibarettir ve çok kez, aktarıcıların ona ilişkin görüş ve kavrayış biçimlerinin dolayımından geçerek, dolayısıyla kimi zaman, gerçekte taşımadığı renklere bürünerek, kimi zaman ise, taşımış olduğu renklerden bazılarını yitirerek günümüze gelmektedir.

Sözgelimi, Ksenephon’un tanıklığına başvurduğumuzda (“Sokrates’ten
Anılar” adlı eserinde), karşımıza çıkacak olan Sokrates, harcı alem şeylerden hoşlanan, biraz sığ düşünceli bir olarak görünecektir.

Sokrates’e ilişkin olarak, Ksenephon’un tanıklığı ile yetinecek olursak eğer, onun, Platon gibi bir düşünürü ve ölümünün ardından kurulan Sokratesçi okulları (Kynik, Krene, Megara ve Elis-Eretria), Helenistik dönemde ise, Epikürosçuluğun yanı sıra, özellikle de Stoacılık gibi akımların temsilcilerini nasıl olup da o derece etkilediğini anlayabilmemiz pek mümkün olmayacaktır.

Çağdaşı olan Aristophanes’in, “Bulutlar” adlı oyununda yansıtılan Sokrates portresi ise, aç gözlü, anasının gözü, yaygaracı, münasebetsiz ve sefih bir tiptir. Aristoksenes’e göre de (“Sokrates’in Yaşamı” adlı eserinde) Sokrates, ‘rezillerin piri’dir. Aynı zamanda o, “…yozlaşmaya çanak tutan yontulmamış bir sefih” tir.

Sokrates’in en ünlü öğrencisi olan Platon’un, konuya ilişkin katkısına başvurmadan önce, Sokrates’in ölümünden sonra öğrencileri tarafından kurulan Sokratesçi okulların savundukları görüşlere kısaca bir göz atmak yararlı olacaktır. Bu okulların her biri, Sokrates’in, kendilerince önemli olan yönlerini öne çıkararak, onun düşüncelerinin tümü üzerinde değil (bunu yapan tek öğrenci, Platon olacaktır), yalnızca kendilerince önemli buldukları yönleri üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Özellikle Megara ve Elis-Eretria okulu, kurulmalarından itibaren Sokrates’ten aldıkları düşünceleri, Sofistlerin görüşleriyle harmanlamışlar ve gitgide Sokratesçi çizgiden uzaklaşırken, kayda değer herhangi bir başarı da pek gösterememişlerdir.

Yukarıda adları geçen iki okula göre nispeten daha etkili birer çığır olarak ortaya çıkan diğer okullardan Kynikler, tıpkı Kyreneliler gibi, Sokrates’in düşüncelerinde merkezi bir öneme sahip olduğunu düşündükleri aynı temel soruyu: “İnsanın bu dünyadaki yeri ve anlamı nedir?” sorusunu odaklarına alacak, ancak her bir okulun, yine Sokrates’in düşüncelerine dayanarak, söz konusu soruya verdikleri yanıt, birbirine taban tabana zıt olacaktır.

Önceleri sofist Gorgias’ın öğrencisi olmakla birlikte, daha sonra Sokrates’e büyük hayranlık duyan ve onun takipçisi olan Antisthenes’e göre de, yaşamın ereği mutluluk; mutluluğa götüren tek ve en yüksek değer ise, erdemdir. Boş kuruntulardan kurtulmadan ve neşeli bir ruh dinginliğine ulaşmadan mutluluğa erişmek mümkün değildir. Mutluluk, ruhun özgür ve bağımsız, kendini belirlemede mutlak olarak özgür olması, insanın her türlü (içsel ve dışsal) gereksinimlere bağımlılıktan kendini özgür kılmasıdır. Kyniklere ve bu okulun kurucusu olan Antisthenes’e göre tüm bu ilke ve değerler, Sokrates’in hem kişiliğinde içselleşmiş, hem de yaşamında gerçekleşmiş olan ilkeler ve değerlerdir. Sokrates’in izinden giderek Antisthenes de, ahlak ilkelerinin kuru bilgi olarak kalmayıp, doğrudan doğruya yaşanması gerektiği üzerinde ısrarla durmuştur.

Görüldüğü gibi Kynikler okulunun temsilcileri, kendilerini Sokrates’in bir ardılı, bir uzantısı olarak görmüşlerdir. Ancak Sokrates’in savunduğu ilkeler ve değerlere dayanarak biçimlendirdikleri yaşam tarzı, Sokrates’in benimsemiş olduğuyla örtüşmek bir yana, ondan bir hayli uzağa düşmektedir. Bu noktada, Sokrates’in erdemi biricik değer, kötülüğü ise kaçınılması gereken tek şey olarak gören düşüncesini sonuna dek benimseyen Kyniklerin, bu ilkeleri hayata nasıl geçirdiklerine kısaca bir göz atmakta yarar bulunmaktadır. Kyniklere göre sağlık, güzellik, zenginlik, lüks, şan ve şeref gibi şeyler, kayıtsız kalınması ve aldırış edilmemesi gereken şeylerdir. Bunlar, var olmaları doğrudan doğruya insanın kendisine bağlı olmadığı için, şüpheli birer değerdirler. Kendini bunlara bağlayan insanın, ruhsal olarak bağımsız ve özgür olması, ya da kendini kuruntular ile gururdan kurtarması mümkün değildir. Oysa yoksulluk, ihtiyaç duymamak; herkes tarafından tanınmak, sevilmek ve onaylanmak ihtiyacı duymaksızın yaşamak, insanın içsel olarak gitgide daha özgür olmasını sağlayacak ve onu, en büyük ve korkulası düşmanı olan ‘haz’dan uzak tutacak, koruyacaktır. Kyniklere göre haz, özellikle duyusal haz, insanı köle yaptığı için, kaçınılması gereken bir öğedir. İnsan için asıl önemli, gerekli ve değerli olan, haz değil; çalışmak ve zorluklarla, sıkıntılarla baş etmektir. İnsanı özgürleştiren ve dayanıklı kılan şey, haz peşinde koşmak değil; çalışmak, yorulmak ve mücadele etmektir. Bu anlayışla yola çıkan Kynikler, gitgide daha indirgeyici ve tek yanlı ilkeler geliştirerek, süreç içinde gitgide katılaşmış ve sonunda, neredeyse bir uygarlık düşmanlığını savunur hale gelmişlerdir.

Düşünce tarihinde yine Sokrates’in ardılı olarak yerini almış bir diğer okul olan Kyrene okulunun da çıkış noktası Kynik okulda olduğu gibi, sofistlerin ve Sokrates’in öğretileri olmasına karşın; vardığı nokta, Kyniklerin tam karşıtı olacaktır. Bir süre Sokrates’in öğrencisi olan Kyreneli Aristippos’a göre, insanın istencinin tüm gücüyle yöneldiği neredeyse tek bir amaç vardır: Haz almak. Sokrates, erdemli olmanın biricik koşulunun İyi’ye yönelmek ve iyi’yi gerçekleştirmeye çalışmak olduğunu sık sık dile getirmekle birlikte, ‘iyi’ denilen şeyin kendisinin ne olduğunu net olarak tanımlamamış, bu kavramın içeriğini tam olarak belirlememişti. Bu eksiği Aristippos dolduracak ve iyi’nin haz olduğunu söyleyecektir. Aristippos’un kurmuş olduğu hazcılık (hedonizm), Sokrates’in mutluluk (eudaimonia) tanımından esinlenmekle birlikte, ondan birçok bakımdan oldukça uzaklaşmakta ve farklılaşmaktadır. Söz gelimiSokrates’te mutluluk, ruhun sürekli bir sağlığı ve dinginliği idi. Oysa Aristippos’un sözünü ettiği haz, anlık bir duygu ya da duyumdur ve böyle olması nedeniyle de anlaşılabileceği gibi, sadece ruha özgü olmakla sınırlı da değildir. Hazların, ruhsal (manevi) oldukları kadar, duyusal (maddi) olmaları da mümkündür ve değer bakımından bunların her ikisi de birbirlerine eşittir. Aristippos’a göre hazları birbirinden ayırt eden şey, onların ne tür bir niteliğe sahip olduklarından çok, onların şiddetlerinin derecesidir. Bu açıdan bakıldığında ise, duyusal (maddi) hazlar, ruhsal (manevi) hazlardan daha etkili ve üstündürler.

Görüldüğü gibi, Sokrates’in bu iki öğrencisi tarafından kurulan okullardan biri hazcılık öğretisini savunmuşken, diğeri ise hazza yönelen yadsımasını uygarlık düşmanlığı boyutlarına dek vardırmıştır.

Sokrates’in en tanınmış ve etkisi en büyük olmuş öğrencisi olan Platon’un, hocasına karşı duyduğu derin sevgi ve saygı, eserlerinde oldukça belirgin bir şekilde etkisini hissettirmektedir. Sokrates ile ilgili olarak en önemli ve en güvenilir kaynak, kuşkusuz Platon’dur. Ancak, zaman zaman bazı yorumcular tarafından dile getirildiği üzere, Platon’un da, kimi zaman sevgisi, kimi zaman edebi yönünün ön plana çıkması, kimi zaman ise kendi düşünsel eğilim ve ilgilerinin ağır basması türünden nedenlerle, Sokrates’i açıkladığı kadar, onu zaman zaman perdelemiş olabileceği de gözlerden uzak tutulmaması gereken önemli bir husustur.

Biz bu çalışmada, Platon’un tüm eserlerinde, birçok düşünsel yönü ve farklılıklarıyla dinleyicilerine ve okurlarına yansıttığı, dolayısıyla pek çok farklı yönden incelenmesi mümkün olan tarihsel ve düşünsel bir kişiliği, onun, ‘yurttaş’ olma özelliğini ön plana çıkararak ele alacak ve inceleyeceğiz.

Bilindiği gibi Sokrates, her şeyden önce, bir Atina yurttaşıdır ve her şeyiyle Atina sitesine aittir. Potidaia Kuşatmasında ve Peloponessos savaşı sırasında askerdi. Yılların akışıyla, demokrasinin gelişimi içerisinde demagojinin neden olduğu kangreni ve bu demagojiye kulak verenlerin gittikçe ne denli köleleştiğini fark etmeye başladı. Ancak buradan yola çıkarak hemen, onun başka bir rejimi tercih ettiğini ya da önerdiğini düşünmek hatalı olacaktır. Sokrates’in kendine biçtiği misyon, Site’sine ülküsünü anımsatmak ve Atinalıların özerkliği içselleştirmelerine yardımcı olmaktır. Bunun için herkesin ‘açıkça ortada olan her şeyin iç kaynağına’ yönelmesi ve politik bir bilinç yerine, bilincin bir politikasını keşfetmesi gerekmektedir.

“Jacques Mazel, Sokrates’in nasıl geri çekilerek, bekleyerek, uzaklaşarak düşündüğünü göstermiştir. Her şeyden önce, başkaldıran biridir o. Ve neredeyse mistiktir: Onun rasyonel öğretisi, rasyonelliği aşan ‘Tanrısal bir şeye’ asılıdır; felsefeyi az çok sofistlerle birleştiren bağla da belirginleşir. Şu söylev ustaları, bütünüyle sözle yönetilen bir kentte, retoriğin gücünden yararlanırlardı. Sokrates onların oyunlarını ve püf noktalarını bilmektedir. O da bunları kullanır. Ama aynı zamanda onların yetersizliğini de ortaya koyar ve tumturaklılığını boşa çıkarır. Çünkü onun amacı iktidar değil, etiktir. Bununla birlikte bu etik hiçbir zaman, bir ahlak çatısını oluşturacak bir öğretiler bütünüyle formüle edilmez. Sokrates boş bir vazo ya da joker gibi durur. Oyuna her zaman onunla yeniden başlanabilir.”
“Atinalılar, saygı ve sevgim vardır sizlere, ama ben size değil, Tanrıya boyun eğerim daha çok, son soluğuma değin, elimden geldiğince felsefeyle uğraşmaktan, sizleri buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten geri durmayacağım. Kiminle karşılaşırsam, alışkanlığım olduğu üzere şöyle diyeceğim ona: “Sen ki, gönüldeşim, Atinalısın, dünyanın en büyük bilgeliğiyle gücüyle en çok ün salmış kentin kentteşisin. Paraya, şana, onura bunca önem verirken; nasıl olur da usa, doğruya, hiç durmadan yükseltilmesi gereken cana, tine bunca az önem verirsin? Sıkılmaz mısın bundan, yüzün kızarmaz mı? …
…İçinizden biri karşı koyup, bu saydıklarıma önem vermediğini ileri sürerse, yakasını bırakacağımı, onu salıvereceğimi sanmayınız; sınayacağım, sorguya çekeceğim onu, ince eleyip sık dokuyacağım, o ne derse desin, erdemli olmadığını anlarsam, değeri çok olana az değer verdiğinden, değeri az olana çok değer verdiğinden ötürü utandıracağım onu…
…Çünkü benim sokaklarda dolaşarak genç, yaşlı hepinizi bedeninize, paraya pula değil, her şeyden önce canın, tinin eğitimine, yetkinliğine önem vermeniz gerektiğine inandırmaktan başka bir ereğim yok. Bakın gene söylüyorum size, zenginlikle, parayla-pulla elde edilemez erdem; ama zenginlik, genel olsun özel olsun her türlü iyilik, ancak erdemden gelir.
…Bunun burasında şöyle diyeceğim size Atinalılar: “ister dinleyin, ister dinlemeyin Anytos’u; ister salıverin, ister salıvermeyin beni; iyice bilin ki şunu, bir değil bin kez ölmem gerekse bile, hiç mi hiç değiştirmeyeceğim yolumu.”

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılabileceği gibi, Sokrates, her şeyden önce bir Atinalıdır ve kamu hayatına fazlasıyla önem vermektedir. Wilhelm Weischedel’in de yerinde olarak belirttiği gibi: “Eğer Sokrates kendi çalışma odasına gömülseydi, asla o ünlü Sokrates olamazdı.”

Sokrates, insanların yeterince bilmedikleri ve anlamadıkları konularda, sanki biliyor ve anlıyormuşlar ve kendi bildiklerinin ötesinde, bilinmesi ya da düşünülüp sorgulanması gereken herhangi bir şey yokmuş gibi davranmalarının son derece sakıncalı olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle onun tek amacı, insanın, gerçekten insan olmak için nasıl davranmak mecburiyetinde olduğunu anlayacağı bir duruma kavuşturulması idi. Doğru düşünmenin, doğru davranışa götüreceğini; doğru davranmanın ise tek yolunun düşünmekten geçtiğini görmüştü o. Özellikle, doğru düşünmek, Sokrates için belki de, daha önce hiçbir dönemde, şimdi kendisinin de içinde bulunduğu zaman dilimi içinde olduğu kadar zorunlu olmamıştı. Zira Sokrates, büyük bir olasılıkla hiç de azımsanmayacak ölçüde bir dehşet hissiyle, Greklerin hayatındaki çözülmenin emarelerini görmüştü. İçinde bulundukları dönemde, kendi toplumunun içine düştüğü çaresizliğin farkındaydı. Grek ruhunun, gitgide daha da karmaşık bir karaktere bürünerek, gittikçe derinleşen bir bunalıma doğru sürüklenmekte olduğunun farkındaydı. Bu nedenle, öğrenci ve dostlarının gözlerini açmak ve içinde bulundukları derin bunalımı görmelerini sağlamak için elinden geleni yapıyordu. Bununla da yetinmiyor, devlet adamı mı yoksa bir ayakkabıcı mı olduğuna; bir general mi yoksa bir eşek sürücüsü mü olduğuna hiç aldırış etmeksizin, çarşı ya da caddede rastladığı hemen her insan ile konuşuyordu. İnsanlarla konuşurken, sözünü ettikleri şeyin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerini sorgulayan tavrı, insanlar üzerinde oldukça rahatsız edici oluyor ve gitgide daha da büyüyen tepkileri üzerine çekmesine yol açıyordu.

Sokrates’in, insanlara söyleyecek sözleri vardı ve söyleyeceği bu sözlerin herkesi çok yakından ilgilendirdiğini düşünüyordu. Bunların içinde en önemlilerinden biri ise, ‘doğru düşünme’ye ilişkin olanıydı. Doğru düşünmek, Sokrates’e göre, her şeyden önce, söylenen şeyin doğru anlaşılması ve kişinin kendisine dürüst olması, hesap vermesiydi. Kişinin yalnızca, üzerinde konuşulan konu hakkında, olgularla uyuşan doğru bir kanıya sahip olması yeterli değildi. İnsanlar için, dışsal olgu ve olayları doğru kavrayabilmenin ön koşulu, öncelikle kendilerine ilişkin doğru bir kavrayışa sahip olabilmeleri idi. Sokrates, sürekli ‘dindarlık’tan söz ederek ne kadar dindar bir yaşam içinde olduğunu anlatan ya da sürekli ‘cesaret’ sözcüğünü kullanan kişilere hep aynı soruları yöneltiyordu. Devlet işlerini ya da belâgat sanatını çok iyi bildiklerini iddia edenler de, benzer sorularla karşılaşıyor ve tartışmadan, kendilerini yenilmiş hissederek ayrılıyorlardı. Çünkü öylesine emin bir şekilde konuştukları konular hakkında doğru dürüst hiçbir şey bilmedikleri ve yaptıkları işin, anlamadıkları konular hakkında konuşmaktan başka bir şey olmadığı çok açık bir biçimde ortaya çıkıyordu. Ortaya çıkan bir diğer önemli sorun ise, kendileri hakkında da neredeyse hiçbir şey bilmemeleri idi. Kolayca tahmin edilebileceği gibi, hiç de hoş duygular hissettirecek bir durum değildi bu. Cehalet ve kavrayışsızlıklarının yüzlerine vurulması, insanların hiç hoşuna gitmiyor ve buna bağlı olarak Sokrates’e kızgınlık duyan insanların sayısı sürekli artıyordu. Wilhelm Weischedel’in de belirttiği gibi, aslında Sokrates, Atinalıların sevdiği ve benimsediği, kendilerinden biri gibi gördükleri bir filozof değildi. Tam tersine Atinalıların çoğu, Sokrates ile bir arada olmak istemiyor, ondan uzak durmayı, yanına sokulmamayı tercih ediyorlardı. Daha da ileriye giderek, onu hor görenlerin ve onunla alay edenlerin sayısı da küçümsenecek gibi değildi. Weischedel, zaman zaman Sokrates’i yakasından tutarak tartaklayan insanların varlığından da söz etmektedir.

“Sokrates’in Savunması” adlı eser, Platon’un diyalogları içinde ‘Sokrates kişiliğinin’ en açık seçik ortaya çıktığı eser olmasının yanı sıra, bir başka özelliği ile de belirginleşmektedir: Sokrates’in, kendisini yargılayıp ölüme mahkûm edenlere ilişkin söylemlerini, o günün Atina Devletinin toplumsal ve düşünsel yapısına dikkat çekmeye çalışan söylemler olarak okumak da mümkündür. Gerçekten de, savunmasında Sokrates bize, kendisini yargılayıp ölüme mahkum edenleri anlatırken, aslında Atina Devletinin düşünsel, sosyal, ve siyasal yapısını da anlatmaktadır. Herkesi, bildiğini ya da inandığını sandığı şeyden şüphe ettirmeye çalışan ve bu nedenle, ‘gençliğin ahlakını bozduğu’ iddiasıyla, kendisini yargılayan Beşyüzler Meclisi tarafından, 275’e karşı 281 oy ile ölüme mahkûm edilen Sokrates’in öldürülme nedenlerine biraz daha yakından bakmadan önce, onun en çok söylediği iki sözü tekrar anımsamamız yararlı olacaktır:
“Benim tek bildiğim, bir şey bilmediğimi bilmektir.” ve “Kendini Tanı!”
Çok daha önceki zamanlardan gelen eski ve kökleşmiş inanışları yıpratarak, yeni bilgiler edinmeye çalışan ve filozof (bilgiyi seven) adını alan insanlar arasında Thales’ten başlayarak, Demokritos’a kadar uzanan isimler daha çok, insanın içinde yaşadığı dünyayı anlamaya çalışarak, su, hava, ateş, toprak gibi ‘fiziksel’ olan gerçeklikleri incelemeye önem vermişlerdi. Fizikçiler olarak tanınan bu filozoflardan farklı olarak Sofistler, yalnızca insan ile ilgili sorunlara yöneldiler. Yöneldikleri bu alanda, çoğunluğun üzerinde anlaşabileceği sonuçlara varabilmek, fizik alanında olduğundan da daha zor olmasına karşın (bilindiği gibi fizik alanında da, üzerinde çoğunluğun uzlaşabileceği bir sonuca varılamamıştı), hem Sofistlere hem de Sokrates’e göre insan hayatının nasıl biçimlendiğini anlamak, fiziksel olayların işleyiş biçimini anlamaktan daha büyük önem taşımaktaydı. Bu filozoflara göre asıl bilgi fiziksel olayları değil, insanı bilmekti. Tanrılar evreni zaten yönettiklerine göre, insana düşen, kendi hayatını yönetmekti. İnsan, iyi ile kötüyü; doğru ile eğriyi ayırt etmesini öğrenerek, önce kendisini adam etmeli ve bundan sonra diğer insanların da insan adına layık bir yaşam sürmelerini teminat altına alacak yöntem ve normları geliştirmeliydi. Tüm bilimlerin amacı da, insanların daha iyi insan olmalarını sağlamak değil miydi zaten?

Bu düşüncelerden de anlaşılabileceği gibi Sokrates, felsefeyi doğadan çok insana, fizikten çok ahlaka bağlamıştı ve buna bağlı olarak filozofu da, dünya işleri, politika ve günlük sorunlarla ilişkilendirmişti. Ele alıp incelediği her konuda daima, akla en uygun olanı bulmaya çalışan Sokrates’e göre, devletin başına en akıllılar geçmeli ve yönetim biçimi ile yöntemini belirleyen de yine, bu en akıllılar olmalıydı. Platon’un çeşitli diyaloglarında, devlet adamı ve yönetim biçimlerine ilişkin konularda yapılmış tartışmalar bir arada değerlendirildiğinde, Sokrates’in düşüncelerinden çıkan sonuç, ya devlet adamının filozof; ya da filozofun devlet adamı olmasıdır.

Şu bir gerçektir ki, birbirleri ile sürekli ve kıyasıya çatışan aristokrasi, demokrasi ve tiranlık gibi farklı yönetim biçimlerinin etkilediği ve sert dalgalanmalara, savrulmalara ve çatışmalara yol açtığı Atina’da, akla en uygun yönetim biçiminin ne olduğunu söylemek, tarafların hiç birini memnun etmeyecek, tam aksine öfkelerini ve düşmanlıklarını çekecek bir tavırdı ve bu nedenle, kişisel güvenlik açısından sağduyuya uygun olmadığı gibi, çok tehlikeliydi de.

Atina demokrasisinde devleti yönetenler, ‘yurttaşlar listesi’nden alfabe sırasına ya da çekilen kuraya göre seçiliyordu. Böylece her Atinalı yurttaş, sırayla, devlet yönetiminde belli bir söz hakkına sahip olabiliyordu. Ancak bu yönetim biçiminde temel alınan kriter, yönetimde söz hakkı kazanan insanların ahlaklı, değerli ya da bilgili bir yurttaş olmaları değildi; sadece ‘yurttaş’ olmaları, seçilmeleri için yeterli olmaktaydı. Aristokraside ise aynı durum, bu kez ‘varlıklı’ olmayı temel kriter olarak belirleyerek varlığını sürdürüyordu.

Sokrates, her yurttaşın yönetimde seçilebilme ve söz sahibi olabilme hakkını tartışmasız kabul ediyordu, ama bu hakkı son derece önemli bir koşula bağlıyordu. Sokrates’e göre, sadece ‘varlıklı’ olmak ya da sadece ‘yurttaş’ olmak, devlet ve onun yönetimi söz konusu olduğunda, kesinlikle yeterli bir ölçüt olamazdı. İster sadece ‘yurttaş’ olsunlar, ister ‘zengin bir yurttaş’ olsunlar; Devleti, cahil, bilgisiz, ya da etik değerlerden ve yetkinlikten yoksun insanların yönetmesi doğru değildi. Devleti ancak, bu görevin gerektirdiği erdem, bilgi ve yetiye sahip insanların yönetmesi gerekirdi.

Bilindiği gibi Sokrates, bu görüşlerini dile getirdiğinde, iki karşıt sınıfın tepkisini ve düşmanlığını aynı anda üzerine çekmiş oldu. Zira bir yandan, yurttaş olmanın ötesinde, herhangi bir bilgi, yeti ve donanıma sahip olmayanların bilgisizliklerini ve yetersizliklerini yüzlerine vururken, diğer yandan da yalnızca varlıklı olmanın, yöneticilik gibi hayati önemde bir göreve talip olabilmek için yeterli olmadığını açıkça ifade etmiştir.

Sokrates’in suçlanmasının ve yargılanmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Aristokrat bir aileden gelen Kritias önderliğinde başlatılan ve başarısızlıkla sonuçlanan başkaldırma girişiminde parmağı olduğu gerekçesiyle suçlanan Sokrates’in asıl suçu, özgürce düşünmesi ve düşündüklerini dile getirmesidir. Zira bu düşünceler, var olan düzenin temellerini sarsabilecek bir nitelikteydi ve düzenden memnun olanların, bu düşüncelerin yayılması tehlikesini göze almaları mümkün değildi. Bu nedenle Sokrates, Tanrılara ve var olan düzene saygı duymamak ve her şeyi aklın ölçütlerine vurarak çürütmek yoluyla gençlerin aklını çelmek ve inançlarını sarsmakla suçlandı. Suçlamayı yapanlar, demokrasi taraftarlarıydı. Ancak Kritias’ın liderliğindeki başkaldırı başarılı olsaydı ve yönetime Aristokratlar ve Zenginler gelseydi, acaba durum değişecek miydi?

Tarihin akışı bu yönde gelişmediği için, bu soruya kesin bir yanıt vermek mümkün değildir. Ancak Sokrates’in, en güçlülerin değil, en akıllıların yönetici olması gerektiği yolundaki düşüncelerini anımsadığımızda, bu soruya olumlu yanıt vermek biraz zor gibi görünmektedir. Sokrates, yaşadığı sürece, bu düşüncelerini dile getirmeyi sürdürecek ve bunu yapmaktan hiçbir güç, hiçbir baskı alıkoyamayacaktı onu.

Laszlo Versenyi, “Sokrates ve İnsan Sevgisi” adlı kitabında, onun düşüncelerinin kaçınılmaz sonucunun ‘ölüm’ olup olmadığını sorgular. Böylesine sarsılmaz, güçlü bir karaktere ve üstün bir kavrayışa sahip olan bir insanın, yüz yüze geldiği gerginlik ve çatışmayı önlemesi ya da en azından yumuşatabilmesi mümkün değil miydi? Önlenemez bir trajedi miydi bu?

Eğer Sokrates, mahkeme sırasında, daha uyumlu bir tavır sergilese ve daha yumuşak ifadeler kullansa ya da bundan böyle reform öneren düşüncelerine bir son vereceğini dile getirerek, bağışlanma arzusu içinde olduğunu gösteren herhangi bir edimde bulunsaydı, onun yalnızca ölüm cezasından değil; hapis ve sürgün cezasından bile kurtulması söz konusu olabilirdi. Versenyi’nin de belirtmiş olduğu gibi, gerçekte Sokrates, davranmuş olduğu gibi davranarak, adeta intihar etmiştir.

“…Sözü uzatmayayım yargıçlar; savunmam için gösterebileceğim kanıtlar aşağı yukarı bunlar ya da bunlara benzer şeyler. Belki içinizde, benimkinden de önemsiz bir sorunda, kendisinin, gözyaşları dökerek yargıçlara yalvarıp yakardığını, yargıçları yumuşatmak için küçük çocukları ve bir sürü hısım gönüldeşleriyle yargı yerine geldiğini anımsayarak içerlenen, kızan biri olacaktır. Oysa ben, belki de en büyük sakıncaya uğrayacakken, bunların hiç birini yapmak istemiyorum. Bunu düşünerek, belki bu öfkeyle, bu kızgınlıkla oyunu esirgeyecektir benden. İçinizden biri bu duyguları besliyorsa –ben kendi payıma böyle birinin olduğuna inanmıyorum-, evet bu duyguları besliyorsa, şöyle diyerek onu açıkça yanıtlayacağımı sanıyorum: ‘Sayın bay, benim de çoluğum çocuğum var. Homeros’un dediği gibi, meşe ağacından, taştan değil etten, kemikten yapılmış bir varlığım, insanım. Evet Atinalılar, benim de çoluğum çocuğum var, biri neredeyse yetişkin, ikisi daha çocuk, üç oğlum var. Böyleyken onları buraya, bağışlanmamı sağlamak için getirmedim. Neden? derseniz, kabadayılıktan, size karşı saygısızlıktan, sizden tiksindiğimden değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir konu, bundan söz açacak değilim şimdi. Ancak, bence böyle bir davranış, kendimin, sizin ve bütün devletin onuruna aykırıdır. Benim yaşıma gelmiş, -gerçek ya da düzme- bilgeliğiyle tanınmış bir kimsenin böyle bir aşağılığa düşmemesi gerekir.’(…)
…Aranızda bilgeliği, yiğitliği ya da herhangi bir erdemiyle sivrilmiş geçinen kimselerin böyle aşağı bir davranışta bulunmaları utanç vericidir. Bununla birlikte, böyle davranan adamları çok görmüşlüğüm vardır; değerli kişiler diye geçinen bu adamlar, yargıçların karşısında şaşırtıcı aşağılıklara kalkışmışlardır. Ölüme yargılarsanız onları, korkunç bir acıya, mutsuzluğa gömüleceklerdir sanki; yok olmaktan alıkorsanız ölümsüzlüğe ereceklerdir sanki. Bence onlar, devletin onuruyla oynuyorlar.(…)
…Atinalılar, bu gibi şeyleri bizim gibi değerli geçinen kimselerin yapmaması gerekir; yaparsak bunlara sizin göz yummamanız, engel olmanız gerekir. Tutuklu, yargılı olmalarını soğukkanlı karşılayacakları yerde, önünüzde acıklı ‘sahneler’ oynayan, kenti gülünç durumlara düşüren bu kimseleri daha beter cezalandırmak isteğini göstermeniz gerekir.”
“Ayrılmak zamanı geldi artık, yolumuza gidelim: Ben ölmeye, sizler de yaşamaya. Hangisi daha iyi? Tanrıdan başka kimse bilmez bunu.”

________________
Kaynakça:
-Akarsu, Bedia, Mutluluk Ahlakı,Ahlak Öğretileri I, İnkılâp Kitabevi, 2. Basım, İstanbul, 1980.
-Droit, Roger-Pol, Düşünürlerin Eşliğinde, Can Yayınları, Çev: Şehsuvar Aktaş, İstanbul, 2001.
-Eflatun, Sokrates’in Savunması, Çeviren: Teoman Aktürel, Remzi Kitabevi, 2. Baskı, İstanbul.
-Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 4. Basım, İstanbul, 1980.
-Guthrie, W.K.C., İlkçağ Felsefesi Tarihi, Çev: Ahmet Cevizci, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1988.
-Platon, Devlet, Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz. Remzi Kitabevi, 8. Basım, İstanbul, 1995.
-Platon, Sokrates’in Savunması, Çev: Niyazi Berkes, Cumhuriyet Dünya Klasikleri, 1988.
-Platon, Savunma-Fedon, Çeviriler: Aziz Yardımlı, Deniz Canefe, İdea yayınları, İstanbul, 1997.
-Versenyi, Laszlo, Sokrates ve İnsan Sevgisi, Çev: Ahmet Cevizci, Gündoğan Yayınevi, Ankara, 1988.
-Weischedel, Wilhelm, Felsefenin Arka Merdiveni, Türkçesi: Sedat Umran, İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul, 1997.

Bizler Kemalizm'den geri dönülmesini kabul etmeyiz. Geriye baktığımızda, Kemalizm, bizim frenimizdir. İleriye baktığımızda, Kemalizm'in ötelerine açılma zorunluluğu duyuyoruz....
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
07-09-2011, 03:01 PM
Yorum: #2
RE: FELSEFENİN ATEŞİ:
Sokratesin suçu özgür toplum istemesi hayatın sorgulanması gerektiğiydi
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
07-09-2011, 03:06 PM
Yorum: #3
RE: FELSEFENİN ATEŞİ:
Sayin Asrin Sahin foruma hos geldiniz.

Bilen inanmaz, inanan bilmez
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
07-09-2011, 03:08 PM
Yorum: #4
RE: FELSEFENİN ATEŞİ:
Hoş geldin Asrin.....Smile))

Bizler Kemalizm'den geri dönülmesini kabul etmeyiz. Geriye baktığımızda, Kemalizm, bizim frenimizdir. İleriye baktığımızda, Kemalizm'in ötelerine açılma zorunluluğu duyuyoruz....
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
07-09-2011, 03:08 PM
Yorum: #5
RE: FELSEFENİN ATEŞİ:
Atina demokrasisinde devleti yönetenler, ‘yurttaşlar listesi’nden alfabe sırasına ya da çekilen kuraya göre seçiliyordu. Böylece her Atinalı yurttaş, sırayla, devlet yönetiminde belli bir söz hakkına sahip olabiliyordu. Ancak bu yönetim biçiminde temel alınan kriter, yönetimde söz hakkı kazanan insanların ahlaklı, değerli ya da bilgili bir yurttaş olmaları değildi; sadece ‘yurttaş’ olmaları, seçilmeleri için yeterli olmaktaydı. Aristokraside ise aynı durum, bu kez ‘varlıklı’ olmayı temel kriter olarak belirleyerek varlığını sürdürüyordu.

Sokrates, her yurttaşın yönetimde seçilebilme ve söz sahibi olabilme hakkını tartışmasız kabul ediyordu, ama bu hakkı son derece önemli bir koşula bağlıyordu. Sokrates’e göre, sadece ‘varlıklı’ olmak ya da sadece ‘yurttaş’ olmak, devlet ve onun yönetimi söz konusu olduğunda, kesinlikle yeterli bir ölçüt olamazdı. İster sadece ‘yurttaş’ olsunlar, ister ‘zengin bir yurttaş’ olsunlar; Devleti, cahil, bilgisiz, ya da etik değerlerden ve yetkinlikten yoksun insanların yönetmesi doğru değildi. Devleti ancak, bu görevin gerektirdiği erdem, bilgi ve yetiye sahip insanların yönetmesi gerekirdi.

Bilindiği gibi Sokrates, bu görüşlerini dile getirdiğinde, iki karşıt sınıfın tepkisini ve düşmanlığını aynı anda üzerine çekmiş oldu. Zira bir yandan, yurttaş olmanın ötesinde, herhangi bir bilgi, yeti ve donanıma sahip olmayanların bilgisizliklerini ve yetersizliklerini yüzlerine vururken, diğer yandan da yalnızca varlıklı olmanın, yöneticilik gibi hayati önemde bir göreve talip olabilmek için yeterli olmadığını açıkça ifade etmiştir.

Sokrates’in suçlanmasının ve yargılanmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Aristokrat bir aileden gelen Kritias önderliğinde başlatılan ve başarısızlıkla sonuçlanan başkaldırma girişiminde parmağı olduğu gerekçesiyle suçlanan Sokrates’in asıl suçu, özgürce düşünmesi ve düşündüklerini dile getirmesidir. Zira bu düşünceler, var olan düzenin temellerini sarsabilecek bir nitelikteydi ve düzenden memnun olanların, bu düşüncelerin yayılması tehlikesini göze almaları mümkün değildi. Bu nedenle Sokrates, Tanrılara ve var olan düzene saygı duymamak ve her şeyi aklın ölçütlerine vurarak çürütmek yoluyla gençlerin aklını çelmek ve inançlarını sarsmakla suçlandı. Suçlamayı yapanlar, demokrasi taraftarlarıydı. Ancak Kritias’ın liderliğindeki başkaldırı başarılı olsaydı ve yönetime Aristokratlar ve Zenginler gelseydi, acaba durum değişecek miydi?
______________________________--

Kisa bir alinti, aslinda Sokrates'i en iyi anlatan ögrencisi olan Platon'dur, Sokrates ölümünden sonra Platon'da hayat bulmusdurda diyebiliriz.

Bilen inanmaz, inanan bilmez
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
07-09-2011, 03:34 PM
Yorum: #6
RE: FELSEFENİN ATEŞİ:
Socrates'i unutulmaz yapan da onun uğruna savaştığı inanç uğruna ölmeyi tercih etmesiydi dersem, bu doğru olmaz..Bence tezinin hala doğru kabul ediliyor olması ve bunun onun ölümüyle damgalanmış olması, unutulmaz oluşunun asıl sebebidir.. İnsanlık vicdanı olaya haksız yere işlenmiş bir cinayet hükmünü vermiştir..

Felsefe Ateşi
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
07-09-2011, 03:52 PM (Bu konu en son: 07-09-2011 tarihinde, saat: 03:54 PM düzenlenmiştir. Konuyu düzenleyen: dogan26.)
Yorum: #7
RE: FELSEFENİN ATEŞİ:
2-SOKRATES’İN SUÇU NEYDİ?


Suyun yatağını bizlerin değiştirmeyi başarıp başaramayacağımızı ben de bilmiyorum, çünkü su, çok yoğum kirli bilgi bombardımanı altında bunalmış ve düşünmekten, akıl yürütmekten, kendisine (istisnasız her insanoğlu ) verilen en değerli hazine olan aklını kullanmaktan tamamiyle vazgeçmiş ve gözlerini dıştan geleceğini zannettiği dıştan göz kamaştıran, içindense çürümüş-kokuşmuş maddi olanaklara, çıkarlara dikmiş durumda..."Benim ne eksiğim var, ben de insanım, güzel yaşamak benim de hakkım" diyor...ama güzel yaşamanın, güzel şeylere sahip olmakla sınırlı olmadığını, olamayacağını bilmiyor..Üstelik hak etmeye çalışmadan bir şeylere sahip olma tutkusunun kendisini köleleştireceğinin, zaten çoktan köleleştirmiş olduğunun farkında bile değil...Yaklaşık iki ay önce, Yaşar Nuri Öztürk hocanın bir konuşmasını izledim: Program sunucusunun sorduğu soruya verdiği yanıt, tüylerimi diken diken etti. Sunucu: "Acaba tüm bu olan biteni, bir musibetin bin nasihate değer olduğu olarak yorumlayabilir miyiz?" deyince Hocanın yanıtı kesin ve netti: "Bakın, artık o sözün hükmü geçti. Her şeyde çok geç kalındı. Türkiye çok uzun zamandır en az 40-50 yıldır nasihat dönemi yaşadı ve artık nasihatle uyarma dönemi geçti, hüküm verildi, hesap kapandı. Şimdi musibet dönemi. Artık, Türkiyede yaşayan insanların hesap verme zamanı geldi. Eskiden politikacılar kirliydi: halkın ezici çoğunluğu namusluydu. Şimdi halkın kirlenmişliği, politikacıları bile neredeyse geride bıraltı. Zaten bu halk buna izin vemeseydi, işler bu noktaya kadar gelebilir miydi, sorarım size? Eğer namus yoksunluğu, bir ülkenin sakinlerinin ortak özelliği haline gelmişse, bundan korkum. Türk halkı çok uyarıldı, peşpeşe uyarılar yapıldı, nasihatler verildi ama küp gibi sağır davranıldı. Şimdi artık nasihatler-uyarılmalar bitti. Kader zamanı şimdi. Yaşanacağı yolunda uyarılar verilen felaketler bir bir yaşanacak, çünkü insanlar bile uyarıla gittikleri yanlış yolda gitmeyi sürdürdüler. Şimdi seçtikleri o yol, onları nereye götürüyorduysa, işte tam da oraya gidecekler. Bunu kendileri seçtiler." dedi. Ve ben dehşet içinde dinledim...Biraz dehşet, biraz da bilmiyorum işte, çünkü Hoca, yıllardır içimi kemiren acılara tercüman olmuştu. Ben hep "Ama bizler bunu hak etmiyoruz" diyordum, buna inanmak istiyordum. Ama şu gerçeği de biliyor ve aklımdan itemiyordum bir türlü:
" Her halk, kendine layık gördüğü yönetimi seçer ve o yönetim tarafından yapılanlara da layıktır." Ne yazık ki, nihai gerçek bu, hoşlansak da hoşlanmasak da...Bizleri bu günlere getirecek yönetimleri bizler seçtik ve bizlere seçtiklerimizin ne olduklarını, bizleri nereye götüreceklerini açıklamaya çalışanların susturulmalarına göz yumduk, uyarı çığlıklarına kulaklarımızı kapattık...Şimdi öyle bir noktaya geldik ki, kısa bir süre sonra, bizim çığlıklarımız da boşluğun içinde yok olup gidecek...

Suyun yatağını hiç bir zaman bu halkın kendisi belirlemedi, zor geldi ona bu...herkes kendi küçük dünyalarının sorunlarına gömüldü, yurttaşlık bilinci ve sorumluluğunu yok saydı. Ve suyun yatağını belirleme işini bu halkın dışında birileri üstlendi...İşte su şimdi o belirlenen yönde akacak...

Benim bu halkın, bu yolu değiştirebileceğine, bunu kendi inisiyatifi ile yapabileceğine doğrusu artık pek umudum yok...Tek umudum, yücelerden bir yerlerden bir kıranın gelmesi ve pislikleri yeryüzünden silmesi...İnsanlarda inisiyatif denen şey çoktan yok edildiği için, tek umudum bir mucize daha olmasında...Hep deriz ya. "Ne büyük devletmiş bu Devlet; içerden biz dışardan onlar yıllardır bir türlü yıkamadılar-yıkamadık" diye...Koruyan biz değilmişiz bu Devleti, artık bunu anladım..

Bizler Kemalizm'den geri dönülmesini kabul etmeyiz. Geriye baktığımızda, Kemalizm, bizim frenimizdir. İleriye baktığımızda, Kemalizm'in ötelerine açılma zorunluluğu duyuyoruz....
Bu kullanıcının tüm konu ve yorumlarını Ara/Bul
Bu yorumu alıntı yaparak cevapla
Yeni Yorum Gönder 

Anahtar Kelimeler

FELSEFENİN ATEŞİ: indir, FELSEFENİN ATEŞİ: Videosu, FELSEFENİN ATEŞİ: online izle, FELSEFENİN ATEŞİ: Bedava indir, FELSEFENİN ATEŞİ: Yükle, FELSEFENİN ATEŞİ: Hakkında, FELSEFENİN ATEŞİ: nedir, FELSEFENİN ATEŞİ: Free indir


Hızlı Geçiş:


Şu anda bu konuyu okuyan kullanıcı-(lar): 1 Ziyaretçi